tekzib metnini yayinlamama – 19. Ceza Dairesi 2018/3109 E.

Daire / Kurul
19. Ceza Dairesi
Esas No
2018/3109
Karar No
2018/8249
Karar Tarihi
2016-12-29
Karar Belgesini Aç
Daire / Kurul19. Ceza Dairesi
Esas No2018/3109
Karar No2018/8249
Karar Tarihi29.12.2016
PDF / Kaynağı Aç

İçtihat Metni

19. Ceza Dairesi         2018/3109 E.  ,  2018/8249 K.
“İçtihat Metni”

…’nin 09/03/2012 tarihli nüshasının 1. sayfasında “Darbeci barodan ikiyüzlülük” ve haberin devamı niteliğinde 12. sayfada yer alan aynı başlık ile yayımlanan yazılar nedeniyle ilgilisi İstanbul Barosu Başkanlığı vekili Avukat A. Coşkun Ongun’un cevap ve düzeltme metninin yayımlanması talebinin kabulüne dair İstanbul (Kapatılan) 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 04/04/2012 tarihli ve 2012/2170 değişik iş sayılı kararı aleyhine, Adalet Bakanlığı'nın 29/03/2018 gün ve 2017/11117 sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ekindeki dava dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 04/04/2018 gün ve KYB – 2018 / 28430 sayılı ihbarnamesi ile dairemize gönderilmekle okundu.
Anılan ihbarnamede;
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13/02/2007 tarihli ve 2007/7-28 esas, 2007/34 sayılı kararında yer alan, “Demokratik toplumlar, temel hak ve özgürlüklere dayanan toplumlardır. Bu tür toplumlarda Devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaati açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli yollarından birisi de basındır. Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Temelini Anayasa’nın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasasının 3. maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada “küçültücü” sözlerin kullanılmaması gerekir. … Yargılama konusu haber ve yorum metnindeki eleştiri ve değer yargılarının bir kısmı sert ve çarpıcı bir üslupla dile getirilmiştir. Yerleşmiş yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere esasen, eleştirinin sert bir üslûpla gerçekleştirilmesi, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin amacına, psikolojisine, eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgudur. Ancak kabul edilmelidir ki, basın özgürlüğü, belli ölçülerde abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerir. Gazetecilerin yazılarında kullandıkları deyimler “polemik” niteliğinde olsa da, nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bu ifadeler asılsız kişisel saldırı olarak görülemez.” şeklindeki açıklamalar dikkate alındığında, somut olayda Yeni Akit Gazetesinin 09/03/2012 tarihli sayısının 1 ve 12. sayfalarında yayınlanan, “Darbeci barodan ikiyüzlülük” başlıklı haber ve yazıların içeriği itibariyle basın özgürlüğü kapsamında kaldığı nazara alındığında, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediği, gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla,
Gereği görüşülüp düşünüldü:
İfade özgürlüğü; insanın özgürce bilgi ve düşünce sahibi olabilme, zihninde oluşturduğu düşünce ve kanaatlerinden ötürü kınanmama, bunları meşru şekil ve yöntemlerle dışa vurma imkan ve özgürlüğüdür. İfadenin, genellikle dış dünyayı gören, duyan, yorumlamaya ve algılamaya çalışan bir kişi veya toplum gibi gerçek bir muhatabı, bazen de cansız varlıklar veya bizzat kendisi gibi muhatapları vardır. İfadeye anlam veren onun muhatabıdır.
Basın Özgürlüğü; ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olmak üzere, insanların bilgiye ulaşma ve fikir elde edebilme yönündeki en önemli araçlardan olan basının, yazılı, görsel veya işitsel araçlarla sunduğu ve kamu hizmetini gerçekleştirme yolunda sahip olduğu özgürlüktür. Basının, geniş imkanları olan bir organizasyon olması, ona bireylere nazaran daha büyük bir muhatap sayısı (kitlesi) sağlamaktadır. Bu nedenle basının ifade özgürlüğünü kullanırken muhatabı üzerinde yarattığı etkinin boyutları da düşünülerek yaptığı işe bir kamu hizmeti ayrıcalığı tanınmış, bu ayrıcalıkla birlikte bahşedilen güvenilirliği, yapılan işten doğan sorumluluğun da büyük olmasını beraberinde getirmiştir.
Şüphesiz ifade ve basın özgürlüğü de diğer temel hak ve özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. İfade ve Basın Özgürlüğünün sınırlanması, başta AİHS'nin 10/2. maddesi olmak üzere uluslararası ve ulusal mevzuatta düzenleme altına alınmıştır. 
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin “ifade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinde; 
“1- Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2- Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ulusal makamların bu takdir yetkisini sözleşmenin 10. maddesiyle bağdaşır şekilde kullanıp kullanmadıklarını önüne gelen davalar aracılığıyla denetlemektedir. O halde, ulusal makamlar, ifade özgürlüğünün sınırlanması ile ilgili takdir yetkilerini kullanırken;
– Sınırlamanın kanunda öngörülüp öngörülmediği, açıkça tanımlanıp tanımlanmadığı,
– Sınırlamanın AİHS'nin 10/2. maddesinde yazılı veya yasada öngörülen meşru amaçlara uygun olup olmadığı,
– Sınırlamanın çağdaş demokratik toplumun gereklerine uygun olup olmadığı, 
– Sınırlamada aşırıya gidilmemesi (orantılı ve ölçülü olunması), hususlarını gözetmek zorundadırlar.
Meşru amaç deyiminden; genellikle sözleşmenin 10/2. maddesinde yazılı kamu güvenliği, toplumsal ahlak ve ülkelerin yasalarında mevcut sair durumlar kastedilmektedir. 
Çağdaş demokratik toplumun gerekleri tanımı ile anlatılmaya çalışılan ise; topluma sunulan, sınırlanmaması, kınanmaması, özgür bırakılması gereken ifadenin veya haberin; toplumun ilgisini çeken, güncel ve kamunun yararını güden bir tartışmayı içermesi ile halkı kin ve düşmanığa sevketmemesi, şiddete teşvik etmemesi, nefret veya ayrımcılık içermemesi, 
suçu ve suçluyu övmemesi, terör veya ayrılıkçı hareketleri övmemesi, meşrulaştırıp yüceltmemesi, başkalarının kişilik haklarını, onur, şeref ve saygınlığını, hakaret, sövme veya benzer yollarla zedelememesi gibi gerekliliklerdir.
Her ne kadar doktrinde bu konuda üye devletlerin aynı ölçüleri benimsemeleri gerektiği savunulmakta ise de değer yargıları ülkeden ülkeye değişmektedir. Çağdaş ülkelerin çoğunda; iftira, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik olan ifadeler düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmemekte, suç sayılmak suretiyle cezalandırılmaktadırlar.
Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaat açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli ve etkin yollarından birisi basındır. Basın özgürlüğü; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğü, onu kullananlar açısından olduğu kadar gerçekleri öğrenmek özgürlüğüne sahip kişi ve kitleler açısından da temel hak niteliğindedir (Centro Europa 7 S.R.L. ve Di Stefano, § 131). Böylelikle, basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür, diğer yönüyle ise, bu özgürlük, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Bu şekilde basın kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından birincil derecede önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “kamunun (kamu düzeninin) bekçisi” görevini yapabilir.
Çoğunlukçu, özgürlükçü, demokratik toplumlarda, düşünceyi açıklama özgürlüğü; sadece genel kabul gören ve zararsız veya önemsiz sayılan düşünceler yönünden değil, aynı zamanda halkın bir kısmı tarafından benimsenmeyen kural dışı, hatta rahatsız edici, endişe verici, sarsıcı düşünceler için de geçerlidir.
Toplumun ve insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek, doğru ve gerçeğe uygun bilgiler ile donatmak, yaşanan sorun, olay ve oluşumlar hakkında kamuoyunu nesnel bir biçimde aydınlatmak, düşünmeye yönlendirici tartışmalar açmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu suretle denetlemek durumunda olan basının sahip olduğu hakkı hukuka uygun bir biçimde kullandığının kabulü için; açıklama, eleştiri ve değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bağ bulunması, açıklamada küçültücü sözlerin kullanılmaması gerekmektedir. Ancak, basın özgürlüğünün bir dereceye kadar abartma hatta kışkırtmaya başvurma hakkını da içerdiği unutulmamalıdır.
Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü, kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Şüphesiz ifade özgürlüğünü kullanan kişilerin (gazeteciler vb…) bu özgürlüğü kullanırken “görev ve sorumlulukları” da vardır. Sözleşme'nin 10. maddesinin gazetecilere tanıdığı güvence, gazetecilerin gazeteci deontolojisine saygı içinde “doğru ve güvenilir” bilgiler sunmaları anlamında iyi niyetle hareket etmeleri koşuluna bağlıdır (Goodwin, § 39; Mc Vicar, § 83-86; Colombani, § 65).
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesinin 07/02/2012 tarihli Von Hannover-Almanya (no.2) ( BD, no.40660/08 ve 60641/08 ) kararında; 
“… 108. İfade özgürlüğü hakkı ile özel hayata saygı hakkı arasında bir denge kurulmasıyla ilgili olarak içtihattan çıkan ve mevcut olaya uygulanabilecek olan kriterler aşağıda sayılmıştır.
i.) Genel yarar nitelikli bir tartışmaya katkı:
109. Birinci temel unsur makale veya fotoğrafların basında çıkmasının genel yarar nitelikli bir tartışmaya yapacağı katkıdır (Von Hannover, yukarıda geçen, § 60; Leempoel & S.A. ED. Ciné Revue, yukarıda geçen, § 68; ve Standard Verlags GmbH, yukarıda geçen, § 6). Genel yarar konusu olan şeylerin belirlenmesi davanın şartlarına bağlıdır. Ancak Mahkeme sadece yayımın siyasi konular ya da işlenen suçlarla ilgili olduğu durumlarda (White, yukarıda geçen, § 29; Egeland ve Hanseid/Norveç, no 34438/04, § 58, 16 Nisan 2009; Leempoel & S.A. ED. Ciné Revue, yukarıda geçen, § 72) değil, ama aynı zamanda yayımın sporu ya da ekran artistlerini ilgilendirdiği durumlarda da (Nikowitz ve Verlagsgruppe News GmbH/Avusturya, no 5266/03, § 25, 22 Şubat 2007; Colaço Mestre ve SIC – Sociedade Independente de Comunicação, S.A./Portekiz, nos 11182/03 ve 11319/03, § 28, 26 Nisan 2007; ve Sapan/Türkiye, no 44102/04, § 34, 8 Haziran 2010) böyle bir yararın varlığını kabul ettiğini hatırlatmanın faydalı olduğu kanaatindedir. Buna karşın bir Cumhurbaşkanının evlilikle ilgili olası problemleri ya da ünlü bir şarkıcının mali sorunlarının genel yarar nitelikli bir tartışma kapsamında kaldığı kabul edilmemiştir (Standard Verlags GmbH, yukarıda geçen, § 52, ve Hachette Filipacchi Associés (ICI PARIS), yukarıda geçen, § 43).
ii.) Hedef alınan kişinin ünlülük derecesi ve röportajın konusu:
110. Hedef alınan kişinin rol ve fonksiyonu ve röportaj ve/veya fotoğrafa konu faaliyetin niteliği bir önceki kriterle bağlantılı önemli başka bir kriter oluşturmaktadır. Burada normal bireyler ile kamusal şahıs ya da siyasi kişilik olarak kamusal alanda hareket eden bireyleri ayırmak yerinde olur. Kamu tarafından tanınmayan bir kişi özel hayat hakkına ilişkin özel bir korumadan yararlanmayı talep edebilirken, kamu tarafından tanınan bireyler için böyle bir şey söz konusu değildir (Minelli/İsviçre (kabuledilebilirlik üzerine karar), no 14991/02, 14 Haziran 2005, ve Petrenco, yukarıda geçen, § 55). Mesela resmi bir görev yerine getiren siyasi kişilikler hakkında demokratik toplumdaki bir tartışmaya katkı sunabilecek olaylardan bahseden bir röportajı, böyle bir görev yerine getirmeyen bir kişinin özel hayatıyla ilgili detaylar üzerine yapılan bir röportajla bir tutamayız (Von Hannover, yukarıda geçen, § 63, ve Standard Verlags GmbH, yukarıda geçen, § 47).” şeklinde yapılan tespitlerle, ifade özgürlüğü bakımından değerlendirilmeye alınan haberin mahiyeti ve habere konu olan kişinin özellikleri bakımından ayrıntılı değerlendirmeler yapılmış ve bu konuda habere ve kişiye özgü birtakım kriterler de belirlenmiştir.
Son olarak, AİHM'nin 2/2/2016 tarihli Erdener & Türkiye kararında;
“… Bir kişinin kişilik haklarını zedeleyebilecek sözlerin niteliğine ilişkin olarak, Mahkeme, olgular ile değer yargıları arasında geleneksel olarak bir ayrım yapmaktadır. Olguların gerçekliği ispat edilebilse de, değer yargılarının doğruluğunu kanıtlamak mümkün değildir. Bir açıklama, değer yargısı olarak değerlendirildiğinde, müdahalenin orantılılığı yeterli bir olgusal dayanağın varlığına bağlı olabilmektedir, zira bu türden bir dayanak bulunmadığında, değer yargısının abartılı/aşırı olduğu da ortaya çıkabilmektedir. (bk., örnek olarak, Feldek/Slovakya, No. 29032/95, §§ 75-76, AİHM 2001-VIII, I Avgi Publishing and Press Agency S.A. ve Karis/Yunanistan, No. 15909/06, § 26, 5 Haziran 2008, Mustafa Erdoğan ve diğerleri/Türkiye, No. 346/04 ve 39779/04, § 36, 27 Mayıs 2014, ve Morar/Romanya, No. 25217/06, § 59, 7 Temmuz 2015)..Mahkeme, ifade özgürlüğünün, “yalnızca hoş karşılanan veya zararsız ya da önemsenmez olarak görülen “bilgiler” veya “düşünceler” için değil, aynı zamanda “hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici” olanlar için de geçerli olduğunu hatırlatmaktadır. (yukarıda anılan Morice kararı, § 161)..Mahkeme, ihtilaf konusu sözler bağlamında okunan, yukarıda anılan cümlenin, büyük tartışmalara yol açmasına rağmen, Başbakan'ın Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde tedavi edilme şeklini eleştiren kişisel bir görüş kapsamına girdiğini tespit etmektedir. Başvuran tarafından yerel mahkemeler önünde sunulan belgeleri dikkate alarak, Mahkeme, bu görüşün yeterli bir olgusal dayanağa dayandığı ve davaya ilişkin koşullarla yakından ilişkili olduğu kanısına varmaktadır…Bununla birlikte, Mahkeme, tüzel kişinin kişilik haklarına ilişkin menfaatler ile gerçek kişinin kişilik haklarına ilişkin menfaatler arasında bir farklılık olduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme bu bağlamda, tüzel kişinin kişilik haklarına ilişkin menfaatlerin ahlaki boyuttan yoksun olduğunu tekrarlamaktadır (yukarıda anılan Kharlamov kararı, § 25)…” şeklinde değer yargısı ile maddi olguların birbirinden ayrılması gerektiğinden, şayet sınırlamaya konu edilen haberde, sırf kişiden kişiye değişen ve ispatlanması mümkün olmayan değer yargılarından hareketle bir takım sözler (iyi, kötü, çirkin, yakışıklı, şık olmadı, yakışmadı, çelişkili, manidar, tutarsız v.b.) sarf edilmişse bunun düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceği, ancak maddi gerçeklerle desteklenemeyen ve ispatlanamayan somut olgular niteliğinde suçlamalar (şerefsizlik, ahlaksızlık, hainlik v.b.) varsa bu kez maddi olgularla desteklenemeyen ve ispatlanamayan “abartılı” değer yargıları ile ifade özgürlüğü arasında mutlaka ayrıma gidilmesi gerektiğinden bahsetmiştir.
Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır.
Ülkemizde temel hak ve özgürlüklerin, dolayısıyla ifade ve basın özgürlüğünün de sınırlanmasında esas alınması gereken kurallar başta 13. maddesi olmak üzere Anayasa'da düzenlenmektedir. Buna göre temel hak ve hürriyetler;
– Özlerine dokunulmaksızın
– Yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak
– Ancak kanunla sınırlanabilir.
– Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Ancak olağanüstü hal, sıkıyönetim veya savaş halinde dahi kişilerin sert çekirdek hakları olan; yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz, kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz, suç ve cezalar geçmişe yürütülemez, suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
T.C. Anayasası'nın “Düşünce ve kanaat hürriyeti başlıklı” 25. maddesinde; 
“Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.
Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”,
T.C. Anayasası'nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlıklı 26. maddesinde;
“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.
Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.
Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.
Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.”,
T.C. Anayasası'nın “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesinde;
“Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz.
Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.
Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır…” 
şeklinde ifade ve basın özgürlüğü kavramlarının içeriği, kapsamı, sınırları ve kullanılması düzenleme altına alınmıştır.
T.C. Anayasası'nın “Düzeltme ve cevap hakkı” başlıklı 32. maddesi; 
“Düzeltme ve cevap hakkı, ancak kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır ve kanunla düzenlenir.
Düzeltme ve cevap yayımlanmazsa, yayımlanmasının gerekip gerekmediğine hâkim tarafından ilgilinin müracaat tarihinden itibaren en geç yedi gün içerisinde karar verilir.” ,
5187 sayılı Kanun'un “düzeltme ve cevap” başlıklı 14. maddesi;
“Süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması halinde, bundan zarar gören kişinin yayım tarihinden itibaren iki ay içinde göndereceği suç unsuru içermeyen, üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlerine aykırı olmayan düzeltme ve cevap yazısını; sorumlu müdür hiçbir düzeltme ve ekleme yapmaksızın, günlük süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren en geç üç gün içinde, diğer süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren üç günden sonraki ilk nüshada, ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır…” ve
“…Düzeltme ve cevabın birinci fıkrada belirlenen süreler içinde yayımlanmaması halinde yayım için tanınan sürenin bitiminden itibaren, birinci fıkra hükümlerine aykırı şekilde yayımlanması halinde ise yayım tarihinden itibaren onbeş gün içinde cevap ve düzeltme talep eden kişi, bulunduğu yer sulh ceza hâkiminden yayımın yapılmasına veya bu Kanun hükümlerine uygun olarak yapılmasına karar verilmesini isteyebilir. Sulh ceza hâkimi bu istemi üç gün içerisinde, duruşma yapmaksızın, karara bağlar…” hükümlerini amirdir.
Basın yoluyla işlenen suçlar nedeniyle görülen davalarda göz önünde bulundurulması gereken “basın özgürlüğü” kavramının içeriği ve hukuka uygunluk nedenlerine dair Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13.02.2007 tarihli, 2007/7-28 E. – 2007/34 K. sayılı kararında;
“Demokratik toplumlar, temel hak ve özgürlüklere dayanan toplumlardır. Bu tür toplumlarda Devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaati açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli yollarından birisi de basındır.
Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır.
Temelini Anayasa’nın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasasının 3. maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada “küçültücü” sözlerin kullanılmaması gerekir.”
Haber verme hakkının hukuka uygun bir biçimde kullanılabilmesi için gereken ölçütler dört başlık altında toplanmaktadır.
Bunlar;
1- Haber gerçek olmalı,
2- Haber güncel olmalı,
3- Haberin verilmesinde kamu yararı bulunmalı,
4- Haberin veriliş biçimi ile özü arasında düşünsel bir bağ bulunmalıdır.
Bu unsurlar eleştiri hakkı yönünden de geçerlidir. Yani eleştirinin olabilmesi için, yazının gerçek olgulara dayanması, güncel bulunması ve bu haberin verilmesinde kamu yararı bulunması koşullarına bağlıdır…”
şeklinde gözetilmesi gereken temel kriterlerden bahsedilmiştir.
Hal böyleyken, kendisinden düzeltme ve tekzip metni talep edilen mahkemece yapılması gereken, öncelikle tekzip metni yayınlanması talebiyle gelen dosyada mevcut haberin, (içeriğinde hakaret, iftira veya tehdit gibi başkaca atıflarda bulunulmasa, suç unsuru içermese bile) 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 14. maddesi kapsamında “…kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılıp yapılmadığı..”nın tespit edilmesi, bu yönde ifadeler yoksa talebin reddi, bu yönde bir ihlal varsa o halde haberde ikincil inceleme konusu olan hukuka uygunluk nedeninin olup olmadığıyla, haberin “ifade ve basın özgürlüğü” kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesidir. 
5187 sayılı Basın Kanunu'na göre, tekzip metni kararının alınması ve tekzibin yayınlanmasının sıkı şekil şartları ve kurallarına bağlanmasının amacı, kişinin haklarını ihlal ettiği okunduğu anda belli olan haberlerin acele biçimde haberi veren kişi tarafından geri alınması, düzeltilmesi ve saldırının daha fazla mağduriyete neden olmamasıdır. Bu hususta mahkemece verilecek kararda, haber içeriğinden açıkça anlaşılmıyorsa ayrıntılı şekilde haberin suç oluşturup oluşturmadığıyla ilgili bir inceleme veya değerlendirme yapılmasına gerek yoktur.
Kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal eden deyiminden; haberde, üstü örtülü de olsa toplumun geneli tarafından açıkça anlaşılabilen bir muhatabı olan bir kişi hakkında, hakaret, sövme gibi bir ifade, habere konu olan kişiden beklenmeyen ve toplumun değerleri karşısında kınanan bir eylem isnadı veya kişinin toplum içinde sahip olduğu şöhreti sarsacak, kişiyi açıkça küçük düşürücü ifadeler kullanılması, gerçeğe aykırı yayım deyiminden ise; okunduğu anda toplumun geneli tarafından bilinen, maddi gerçeklerle ilgisi olmadığı açıkça anlaşılabilen olgu ve eylemlerin habere konu olan kişi tarafından gerçekleştirildiğine dair haberler anlaşılmalıdır. Haberin gerçekliği, sadece haberin yapıldığı anda bilinen ve görünen 
maddi gerçekliğe göre değil, toplumun bilgi birikimi, duyarlılık düzeyi ve ilgi alanlarına, toplum hafızasındaki yanılgılı veya yönlendirilmiş algıya göre de değişir. Toplumun genelinin hafızasında, haberin yapıldığı sırada dünya ve ülke genelinde gerçek olduğu bilinen, yaşandığı varsayılan maddi olgulara ve konjonktüre bağlı olarak haberin gerçekliği de değişebilir. Basın özgürlüğü, kişilerin zaten bildiği gerçeklerle değil, henüz öğrenmediği, öğrenilmesinde kamu yararı olan gerçekleri kişilere sunmakla eşdeğer bir görev görür.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında kanun yararına bozmaya konu dosyadaki somut olay değerlendirildiğinde;
Yeni Akit Gazetesinin 09.03.2012 tarihli nüshasının 1. ve 12. sayfasında yer alan “Darbeci Barodan İkiyüzlülük” başlıklı haber içeriğinde; İstanbul Barosu'nun değişik platformlarda darbecilere (o dönem Ergenekon adıyla anılan davalarda) destek olduğu, AİHM'de görülen Leyla Şahin davasında devletin yanında müdahil olarak katıldığı, başörtülü avukatları staj eğitim merkezine sokmadığı, ancak Dünya Kadınlar Gününde ise kadına karşı her türlü ayrımcılığın karşısında olduğunu, bu münasebetle yayımladığı bildiride toplumsal yaşamın her alanında kadına karşı şiddete son verilmesini istediği, bunun bir ikiyüzlülük olarak değerlendirmesi gerektiği yönünde ifadelere yer verilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 01.02.2012 tarihli, 2011/4-687 E. 2012/26 K. sayılı ve Dairemizin de 15.05.2017 tarihli, 2016/74 E. 2017/4574 K. Sayılı kararlarında belirtildiği üzere, tüzel kişilerin de Türk Medeni Kanunu ve 5187 sayılı Kanun kapsamında manevi kişiliğinin bulunduğu, ancak tüzel kişiler insanlar gibi maddi – organik bir yapıya sahip olmadıklarından dolayı onların bedensel bütünlüğü, yaşamı, sağlığı gibi, maddi bedensel değerler üzerinde kişilik haklarının varlığının tabi olarak söz konusu olamayacağı, buna karşın toplum içindeki saygınlığı, itibarı, onuru, mesleki ve sır çevresi gibi manevi nitelikteki kişisel değerlerin bulunduğu söylenilebilir. Şüphesiz tüzel kişilerin sahip olduğu bu kişisel değerleri üzerindeki haklarının da korunması gerekir.
Somut olayda; “darbeci” ve “ikiyüzlü” gibi suçlamaların haberin muhatabı olan İstanbul Barosu'nun tüzel kişiliğin toplum içindeki saygınlığını, itibarını, onurunu zedeleyip zedelemediğinin anlaşılması için yukarıdaki açıklamalar ve AİHM'in bu konudaki emsal kararlarında belirlediği temel kriterlerden yola çıkılarak bir değerlendirme yapmak, haberin içerdiği ifadeler, bir somut olgu isnadı mıdır? yoksa bir değer yargısı mıdır? belirlemek, kullanılan ifadelerin metnin bütünü içinde ne anlam ifade ettiğini, yapılan haberin iyi niyetle mi yoksa muhatabı hedef alacak veya hedef gösterecek şekilde mi dile getirildiğini tespit etmek gerekmektedir. 
Öncelikle “ikiyüzlülük” ifadesi, inandığı düşündüğü gibi davranmayan, özü süzü bir olmayan, riyakar (www.tdk.gov.tr) anlamına gelen, kişiden kişiye değişen bir değer yargısı olup, somut haberde bu deyimin İstanbul Barosu hakkında, yaptıkları ve söylediklerinin birbiriyle uyuşmayan kişi anlamında kullanıldığı görülmektedir. Bu yönüyle “ikiyüzlülük” ifadesinin tek başına kişilik hakkına yönelen bir saldırı olduğundan bahsedilemez.
Ancak haberde kullanılan “darbeci baro” ifadesine gelince; haberin yapıldığı dönemde de haberden sonraki dönemde de “darbecilik”, “darbeye destek vermek” veya “darbeye teşebbüs” suçlamaları, 5237 sayılı TCK’nın “Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı beşinci bölümünde çeşitli maddeler halinde düzenlenmiş ve yaptırımı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını öngören bir suçtur. Dolayısıyla haberin muhatabına yöneltilen bu suçlama, sadece gerçek dışı bir somut olgu isnadı değil, konusu suç oluşturan somut bir fiili gerçekleştirdiği yönünde bir itham içermektedir. Ancak bu isnadın tek başına ifade ve basın özgürlüğüne aykırı olup olmadığının değerlendirilmesi için de haberdeki kullanımına, haberin başlığı dışında genel itibariyle muhatabın kişiliğini ve onu küçük düşürmeyi hedef alarak kötüniyetle mi yoksa iyiniyetle mi yapıldığına da bakmak gerekir. Somut haberde, başlık dışında kullanılan ifadelerde, İstanbul Barosunun bugüne kadar her ortamda darbecilere destek verdiği, davalarda darbecilerin yanında yer aldığı, başörtülü bir kadının davasında devletin yanında yer aldığı anlatılarak, toplumun, özellikle de gazetenin muhatap kitlesinin gözünde tüzel kişinin suça destek verdiği, kişi hak ve özgürlüklerine aykırı filler içinde bulunduğu anlatılmakta, genel itibariyle haberde tüzel kişi hedef alınmaktadır. Elli bine yakın üyesi bulunan ve Türkiye'nin en köklü barolarından birisi olan İstanbul Barosunun üye avukatları ve yönetim kuruluyla birlikte bir bütün halinde “darbeci” olarak suçlanmasının, toplumu bilgilendirme amacıyla uyuşmadığı gibi, ifade ve basın özgürlüğünün temelinde yatan insanlık onuru ile de bağdaşmadığı değerlendirilmektedir. 
Öte yandan haberin güncelliği ve konu bütünlüğü içerisinde darbecilik suçlamasının ayrı bir yerde durduğu, haberdeki öz ile veriliş biçiminden ve düşünsel bağdan da yoksun olduğu, dolayısıyla yapılan haberde “darbeci baro” deyiminin, sadece bir tüzel kişiye yönelmiş bir suçlama değil, tüzel kişiliğin yönetimini ve mensuplarını hedef alan kötüniyetli bir açıklama şeklinde yorumlanması dolayısıyla ifade ve basın özgürlüğü sınırları içinde kalmadığı anlaşılmakla,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği, yukarıda yazılı nedenlerle yerinde görülmediğinden kanun yararına bozma talebinin REDDİNE, 09.07.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. 

(M)

KARŞI OY

Yeni Akit Gazetesinin 09.03.2012 tarihli nüshasının 1. ve 12. sayfasında yer alan “Darbeci Barodan İkiyüzlülük” başlıklı haber içeriğinde; İstanbul Barosu'nun değişik platformlarda darbecilere (o dönem Ergenekon adıyla anılan davalarda) destek olduğu, AİHM'de görülen Leyla Şahin davasında devletin yanında müdahil olarak katıldığı, başörtülü avukatları staj eğitim merkezine sokmadığı, ancak Dünya Kadınlar Gününde ise kadına karşı her türlü ayrımcılığın karşısında olduğunu, bu münasebetle yayımladığı bildiride toplumsal yaşamın her alanında kadına karşı şiddete son verilmesini istediği, bunun bir ikiyüzlülük olarak değerlendirmesi gerektiği yönünde ifadelere yer verilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 01.02.2012 tarihli, 2011/4-687 E. 2012/26 K. sayılı ve Dairemizin de 15.05.2017 tarihli, 2016/74 E. 2017/4574 K. sayılı kararlarında belirtildiği üzere, tüzel kişilerin de Türk Medeni Kanunu ve 5187 sayılı Kanun kapsamında manevi kişiliğinin bulunduğu, ancak tüzel kişiler insanlar gibi maddi – organik bir yapıya sahip olmadıklarından dolayı onların bedensel bütünlüğü, yaşamı, sağlığı gibi, maddi bedensel değerler üzerinde kişilik haklarının varlığının tabi olarak söz konusu olamayacağı, buna karşın toplum içindeki saygınlığı, itibarı, onuru, mesleki ve sır çevresi gibi manevi nitelikteki kişisel değerlerin bulunduğu söylenilebilir. Şüphesiz tüzel kişilerin sahip olduğu bu kişisel değerleri üzerindeki haklarının da korunması gerekir.
Somut olayda; “darbeci” ve “ikiyüzlü” gibi suçlamaların haberin muhatabı olan İstanbul Barosu'nun tüzel kişiliğinin toplum içindeki saygınlığını, itibarını, onurunu zedeleyip zedelemediğinin anlaşılması için;
T.C Anayasasının “Düşünce ve kanaat hürriyeti” başlıklı 25. maddesi,
“Düşünceyi açıklama yayımlama hürriyeti” başlıklı 26. maddesi;
“Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi,
“Düzeltme ve cevap hakkı” başlıklı 32. maddeleri ile
5187 sayılı Kanunun “düzeltme ve cevap” başlıklı 14. maddelerinde yer alan Anayasal ve Kanuni düzenlemeler,
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13.02.2017 tarih, 2007/7-28 E – 2007/34 K. Sayılı kararlarındaki gerekçeler ve AİHM'in bu konudaki emsal kararlarında belirlediği temel kriterlerden yola çıkılarak bir değerlendirme yapılması,
Haberin sonucunda; içerdiği ifadeler, bir somut olgu isnadı mıdır, yoksa bir değer yargısı mıdır? belirlemek, kullanılan ifadelerin metnin bütünü içinde ne anlam ifade ettiğini, yapılan haberin iyi niyetle mi yoksa muhatabı hedef alacak veya hedef gösterecek şekilde mi dile getirildiğini tespit etmek gerekmektedir. 
Öncelikle “ikiyüzlülük” ifadesi, inandığı düşündüğü gibi davranmayan, özü süzü bir olmayan, riyakar (Türk Dil Kurumu) anlamına gelen, kişiden kişiye değişen bir değer yargısı olup, somut haberde bu deyimin İstanbul Barosu hakkında, yaptıkları ve söylediklerinin birbiriyle uyuşmayan tüzel kişilik anlamında kullanıldığı görülmektedir. Bu yönüyle “ikiyüzlülük” ifadesinin tek başına kişilik hakkına yönelen bir saldırı olduğundan bahsedilemez.
Haberde kullanılan “darbeci baro” ifadesine gelince; her ne kadar da darbeci ifadesi tek başına somut bir olgu isnadı veya suç isnadı içeren kötüniyetli bir açıklama gibi görünse de “darbeci” kelimesinin, haberin başlığında eleştiri ve yorum amacına uygun bir şekilde belirlendiği görülmektedir. Öte yandan gazete haberinin içindeki fotoğrafta İstanbul'da bir meydanda asılı pankartta “darbeci baro” yazılı olduğu görülmektedir. Bu fotoğrafı aynen habere başlık yapan gazetenin amacının habere dikkatleri çekerek haberin içeriğindeki bilgilerle toplumu aydınlatmak ve adı geçen baronun/yöneticilerinin çelişkili tutum ve uygulamalarını anlatmak olduğu görülmektedir. Bu amaçla kullanılan ifadelerin; tüzel kişiyi karalamak, onun saygınlığını, itibarını toplum önünde aşağıya çekmekten ziyade yapılan eleştiri ve yorumlarla baro yönetiminin uygulamalarının yanlış olduğuna işaret etmek, dolayısıyla iyiniyetli düşünce açıklamalarıyla toplumun haber alma özgürlüğünü sağlamak olduğu anlaşılmakla,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği, yukarıda yazılı nedenlerle yerinde görüldüğünden kanun yararına bozma talebinin kabulüne karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

Muhalif Üye

T.C.
YARGITAY
19.CEZA DAİRESİ
ESAS NO:2015/4450
KARAR NO:2016/2211
KARAR TARİHİ:18/02/2016

Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle; başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

I- Sanık Ali A… hakkında kurulan hükme yönelik incelemede,
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;
Eyleme ve yükletilen suça yönelik katılanın temyiz nedenleri yerinde görülmediğinden tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ
ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA,

II- Sanık Hayri B… hakkında kurulan hükme yönelik incelemede ise;
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;
5187 Sayılı Basın Kanunu'nun 14/6. maddesinin “Düzeltme ve cevabın yayımlanmasına hakim tarafından karar verilmesi halinde, birinci fıkradaki süreler, sulh ceza hakiminin kararına itiraz edilmemişse kararın kesinleştiği tarihten, itiraz edilmişse yetkili makamın kararının tebliği tarihinden itibaren başlar.” hükmü ile aynı Kanun'un 18/1. maddesinin “Düzeltme ve cevabın yayımlanmasına ilişkin kesinleşmiş hâkim kararlarına uymayan sorumlu müdür ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili onmilyar liradan yüzellimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Ağır para cezası, bölgesel süreli yayınlarda yirmimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda ellimilyar liradan az olamaz.” hükmü uyarınca, cevap ve düzeltme metninin yayımlanmaması suçu kesinleşmiş mahkeme (hakim) kararlarının yerine getirilmemesi ile oluşacak ve kesinleşmiş mahkeme kararının tebliğine rağmen 5187 sayılı Kanun'un 14/1. maddesinde belirtilen yasal süreler içinde cevap ve düzeltme metnini yayımlamayan gazete sorumlu müdürü ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili kişi sorumlu olacaktır.

Somut olayda, Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 02/03/2010 tarih ve 2010/141 değişik iş sayılı kararı ile cevap ve düzeltme metninin yayımlanmasına karar verildiği, bu karara gazete sorumlu müdürü Ali O…. vekili tarafından 31/03/2010 tarihinde yapılan itiraz üzerine mercii Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 31/03/2010 tarih ve 2010/115 değişik iş sayılı kararı ile itirazın reddine karar verildiği, mercii kararının ise itiraz eden Ali O….'na 29/04/2010 tarihinde tebliğ edildiği anlaşılmıştır.

Mercii Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 31/03/2010 tarih ve 2010/115 değişik iş sayılı kararı her ne kadar Ali O….. adına tebligata gönderilmiş ise de; tebligatın gazete sorumlu yazı işleri müdürlüğü adresine çıkartılması, ekinde mercii kararı olduğunun belirtilmesi, 29/04/2010 tarihinde usulüne uygun olarak adreste tebliğ edilmiş olması ve sanığın da 26/02/2010 tarihinden itibaren sorumlu yazı işleri müdürü olarak görevlendirilmesi, mercii kararının tebliği tarihinde sorumlu müdür olan sanığın mahkeme kararının gereğini yerine getirmesinin gerekmesi, ayrıca sanık hakkında 05/07/2010 tarihli iddianameyle kamu davasının açılmasını müteakip mercii kararından haberdar olmasına rağmen mahkeme kararının gereğini yerine getirmeyerek cevap ve düzeltme metnini yayımlamama kastını açıkça ortaya koyması karşısında, cevap ve düzeltme metninin yayımlanmasına dair itiraz mercii kararının önceki sorumlu müdür adına çıkarıldığı ve tebliğ tarihinde sanığa yapılmış bir tebligat bulunmadığından bahisle sorumlu tutulamayacağının kabulü halinde cevap ve düzeltme metninin yayımlanmasına muhatap gazete sorumlu müdürlerinin herhangi bir sebeple görevlerinden ayrılıp yerlerine yeni bir sorumlu müdürün görevlendirilmesi ve tebliğin önceki sorumlu müdür adına çıkarılması halinde kesinleşmiş mahkeme kararlarının yerine getirilmesinin imkansız hale geleceği ve şeref ve haysiyeti ihlal edilen veya hakkında gerçeğe aykırı yayım yapılan kişilerin hakim kararına rağmen korumasız kalacakları gözetilmeden, yerinde olmayan gerekçelerle yazılı şekilde sanığın beraatine karar verilmesi,

Kanuna aykırı ve katılanın temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden tebliğnameye aykırı olarak, HÜKMÜN 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 18/02/2016 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

T.C
YARGITAY
19. CEZA DAİRESİ
ESAS NO:2016/3237
KARAR NO:2016/21849
KARAR TARİHİ:26/10/2016

5187 sayılı Kanun'un 18. maddesinin 1. fıkrasındaki “Düzeltme ve cevabın yayımlanmasına ilişkin kesinleşmiş hakim kararlarına uymayan sorumlu müdür ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili on milyar liradan yüzellimilyar liraya kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. “hükmü ile aynı maddenin 2. fıkrasındaki “Sorumlu müdür ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili hakkında verilen adli para cezasının ödenmesinden yayın sahibi, sorumlu müdür ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili ile birlikte müteselsilen sorumludur” hükümleri gereğince, Kocaeli İl merkezinde süreli yayın yapan B….. Kocaeli Gazetesinin imtiyaz sahibi olan sanık G. A.'ın 5187 sayılı Kanun'un 18/1. maddesi gereğince cezalandırılamayacağı, sadece infaz aşamasında verilen cezanın ödenmesinden müteselsilen sorumlu tutulabileceği gözetilmeden yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması,

T.C
YARGITAY
19. CEZA DAİRESİ
ESAS NO:2016/12143
KARAR NO:2016/24121
KARAR TARİHİ:29/12/2016

…’nin 03/07/2014 tarihli nüshasının 1. ve 12. sayfalarında, “‘Tutun Şu Savcıyı” manşetiyle, 04/07/2014 tarihli nüshasının 1. ve 16.sayfalarında “Evlerini Basın” başlığıyla ve 05/07/2014 tarihli nüshasının 1. ve 11. sayfalarında “Yanlışlıkla Basacakmış” manşetiyle yayımlanan yazılar nedeniyle ilgilisi …..'in, vaki düzeltme ve cevap isteminin kabulüne dair … 5. Sulh Ceza Hakimliğinin 25/08/2014 tarihli ve 2014/477 değişik iş sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin … 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 01/10/2014 tarihli ve 2014/1496 değişik iş sayılı kararını müteakip, …Gazetecilik A.Ş.,… ve …. vekilleri tarafından tekzip metninin yayım şekli ile ilgili ek karar talep edilmesi üzerine, daha önce yayımlanmasına karar verilen cevap ve düzeltme yazısının … Gazetesinin bir nüshasında, birinci sayfada, bir kez yayımlanmasına dair … 5. Sulh Ceza Hakimliğinin 06/11/2014 tarihli ve 2014/477 sayılı ek kararına yapılan itirazın reddine ilişkin … 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 21/11/2014 tarihli ve 2014/2330 değişik iş sayılı kararı aleyhine Adalet Bakanlığının 29/06/2015 gün ve 43004 sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ekindeki dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 09/07/2015 gün ve KYB. 2015-312538 sayılı ihbarnamesi ile dairemize sunulmuştur.

Anılan ihbarnamede;

1-5187 sayılı Basın Kanunu’nun 14. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “…..yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması halinde, bundan zarar gören kişinin yayım tarihinden itibaren iki ay içinde göndereceği suç unsuru içermeyen, üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlerine aykırı olmayan düzeltme ve cevap yazısını; sorumlu müdür hiçbir düzeltme ve ekleme yapmaksızın, günlük süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren en geç üç gün içinde, diğer süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren üç günden sonraki ilk nüshada, ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır.” şeklindeki düzenleme karşısında, düzeltme ve cevap yazısının ilgili gazetenin sorumlu müdürüne gönderilmesi gerektiği, somut olayda sorumlu müdür adına çıkartılan tebligatın işyerinde daimi işçi imzasına tebliğ edildiği, sorumlu müdüre tebliğ edilmeme gerekçesinin tebligatta gösterilmediğinin anlaşılması karşısında, yapılan tebligatın usulsüz olduğunun gözetilmemesi sebebiyle, itirazın kabulü yerine, reddine karar verilmesi nedeniyle … 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 01/10/2014 tarihli ve 2014/1496 değişik iş sayılı kararında,

2-… 5. Sulh Ceza Mahkemesince, tekzip talebinin kabulüne karar verilmiş ise de, söz konusu haberin anılan gazetenin belirtilen nüshalarının birinci ve değişik sayfalarında kaleme alınmış uzun bir yazı olduğu, tekzibe konu yazının incelenerek nesnel bir olguya dayanıp dayanmadığı hususunun saptanması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği, nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13/02/2007 tarihli ve 2007/7-28 esas, 2007/34 sayılı kararında yer alan, “Demokratik toplumlar, temel hak ve özgürlüklere dayanan toplumlardır. Bu tür toplumlarda Devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaati açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli yollarından birisi de basındır. Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında halkı objektif ve gerekçeleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Temelini Anayasanın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasasının 3. maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada “küçültücü” sözlerin kullanılmaması gerekir. … Yargılama konusu haber ve yorum metnindeki eleştiri ve değer yargılarının bir kısmı sert ve çarpıcı bir üslupla dile getirilmiştir. Yerleşmiş yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere esasen, eleştirinin sert bir üslûpla gerçekleştirilmesi, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin amacına, psikolojisine, eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgudur. Ancak kabul edilmelidir ki, basın özgürlüğü, belli ölçülerde abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerir. Gazetecilerin yazılarında kullandıkları deyimler “polemik” niteliğinde olsa da, nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bu ifadeler asılsız kişisel saldırı olarak görülemez.” şeklindeki açıklamalar dikkate alındığında, tekzibe konu yazıların haber değeri ile ilgili olarak, denetime olanak verecek şekilde mahkeme kararında somut bir gerekçe bulunmadığı nazara alındığında, itirazın kabulü yerine, yazılı şekilde reddine karar verilmesi nedeniyle … 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 01/10/2014 tarihli ve 2014/1496 değişik iş sayılı kararında,

3-Tekzip metninin anılan Kanun'un 14/1. maddesi gereğince ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda yayımlanması gerekirken ek karar ile gazetenin sadece 1.sayfasında yayımlanmasına karar verilmesinin hatalı olduğunun dikkate alınmaması sebebiyle, itiraz üzerine verilen … 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 21/11/2014 tarihli ve 2014/2330 değişik iş sayılı kararında, isabet görülmediği gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 309. maddesi uyarınca anılan kararının kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla gereği görüşülüp düşünüldü;

Dairemizin 10.03.2016 tarih ve 2015/10679 Esas – 2016/8087 sayılı kararıyla;

I-Kanun yararına bozmaya konu ihbarnamenin (1) nolu bendi yönünden yapılan incelemede;
5187 sayılı Basın Kanunu'nun 14/1 maddesinin “Süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması halinde, bundan zarar gören kişinin yayım tarihinden itibaren iki ay içinde göndereceği suç unsuru içermeyen, üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlerine aykırı olmayan düzeltme ve cevap yazısını; sorumlu müdür hiçbir düzeltme ve ekleme yapmaksızın, günlük süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren en geç üç gün içinde, diğer süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren üç günden sonraki ilk nüshada, ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır.” hükmü gereğince, süreli yayınlarda şeref ve haysiyetinin ihlal edildiğini veya hakkında gerçeğe aykırı yayım yapıldığını iddia eden kişinin 5187 sayılı Kanun kapsamında düzeltme ve cevap yazısının yayımlanması talebinin muhatabı ilgili gazetenin sorumlu müdürü olduğu cihetle; … Gazetesinin 03/07/2014, 04/07/2014 ve 05/07/2014 tarihli nüshalarında yayımlanan haberler nedeniyle talep eden …. tarafından …. Noterliğinin 21/07/2014 tarih ve 25059 yevmiye nolu ihtarnamesiyle gazete sorumlu müdürü … adına gönderilen düzeltme ve cevap yazısının “Tebliğ evrakı işyerinde daimi işçisi … imzasına 04/08/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.” şeklindeki tebliğ işleminin usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından, yerinde görülmeyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteminin REDDİNE,

II-Kanun yararına bozmaya konu ihbarnamenin (2) nolu bendi yönünden yapılan incelemede;
Kanun yararına bozma istemini içeren ihbarnamenin (2) nolu bendinde, tekzip talebinin kabulüne karar veren mahkeme isminin “ Sulh Ceza Hakimliği” yerine “Sulh Ceza Mahkemesi” olarak olarak belirtilmesi yazım hatası kabul edilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; Handyside/Birleşik Krallık ( B.No:5493/72, 07/12/1976) kararında ” Düşünceyi açıklama özgürlüğü, sadece hoşa giden veya zararsız ya da tepki yaratmaz sayılan haberler veya fikirler için değil, fakat devlete veya halkın bir kısmına ters düşen, şoke eden ya da üzüntüye sevk edenler için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve yeniliğe kucak açma bunu gerektirir ve bunlar olmadan demokratik toplum olmaz.” biçimindeki ve yine Lingens/ Avusturya (B.No: 9815/82, 08/07/1986) kararında da “Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 10 (1). fıkrasında güvence altına alınan ifade özgürlüğünün, demokratik toplumun ana temellerinden birini ve yine bu toplumun gelişmesi ve her bireyin kendini gerçekleştirmesi için esaslı şartlarından birini oluşturduğunu hatırlatır. İfade özgürlüğü, Sözleşme’nin 10 (2). Fıkrasının sınırları içinde, sadece lehte olan veya muhalif sayılmayan veya ilgilenmeye değmez görülen “haber” veya “fikirler” için değil, ama aynı zamanda muhalif olan, çarpıcı gelen veya rahatsız eden haberler veya fikirler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olmaz (bk. yukarıda geçen Handyside kararı, parag. 49).
Basın söz konusu olduğunda, bu ilkeler ayrı bir öneme sahiptir. Basının, “başkalarının itibarlarını korumak” gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte, kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek, yine basına düşen bir görevdir.” biçimindeki tespitleriyle “ifade özgürlüğü” yönünden ayrıntılı değerlendirmeler yapmış ve bu konuda kriterler belirlemiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13/02/2007 tarih ve 2007/7-28 E, 2007/34 K. sayılı kararında da; 5187 sayılı Basın Kanunu kapsamındaki cevap ve düzeltme istemleri hususunda yapılan değerlendirmede; “Demokratik toplumlar, temel hak ve özgürlüklere dayanan toplumlardır. Bu tür toplumlarda Devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaati açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli yollarından birisi de basındır.

Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Temelini Anayasa’nın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasasının 3. maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada “küçültücü” sözlerin kullanılmaması gerekir.” denilmektedir.

Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince;
Kanun yararına bozma istemine konu somut olayda mahkemece, yukarıda anılan kararlardaki kriterlere uygun değerlendirme yapan ve 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 14/1 maddesi uyarınca “Süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapıldığı” kabul edilerek olaya ve dosya kapsamına uygun gerekçelerle cevap ve düzeltme yazısının yayınlanmasına karar veren … 5. Sulh Ceza Hakimliğinin 25/08/2014 tarih ve 2014/477 Değişik iş sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine karar verilmesinde hukuka aykırılık görülmemiştir.
Bu nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemi yerinde görülmediğinden REDDİNE,

III-Kanun yararına bozmaya konu ihbarnamenin (3) nolu bendi yönünden yapılan incelemede ise;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, … 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 21/11/2014 tarihli ve 2014/2330 değişik iş sayılı kararının CMK'nın 309/4. maddesi uyarınca BOZULMASINA, müteakip işlemlerin mahallinde mahkemesince yerine getirilmesine, karar verilmiştir.

İTİRAZ NEDENLERİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 01.09.2016 tarih ve KYB-2015/312538 sayılı yazısı ile;
Özel Daire ile aramızda oluşan uyuşmazlık; Gazete sorumlu yazı işleri müdürü olan sanığa cevap ve düzeltme hakkının kullanılması amacıyla yapılan tebligatın hukuka uygun olup olmadığının, ayrıca suça konu haberlerin 5187 sayılı Basın Kanun'un 14/1. maddesinde yer alan kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal edici nitelikte olup olmadığı veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılıp yapılmadığı, dolayısıyla düzeltme ve cevap isteminin kabul edilmesi gerekip gerekmediğinin belirlenmesine ilişkindir.
Bilindiği üzere, cevap ve düzeltme hakkına 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 14. maddesinde yer verilmiştir. Bu hükme göre, sorumlu müdür kendisine sunulan düzeltme ve cevap yazısını; günlük süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren en geç üç gün içinde, diğer süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren üç günden sonraki ilk nüshada, ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır. Belirtilen hükümde yer verilen “…sorumlu müdür…yazıyı aldığı tarihten itibaren” kuralından, cevap ve düzeltme yazısının sorumlu müdüre bizzat tebliğinin gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. Gerçekten, düzeltme ve cevabın yayınlanmasına ilişkin süreçten bizzat “sorumlu müdür” mesul olup; bu süreçteki

yükümlülüklere uymama Kanun’un 18. maddesinde suç olarak tanımlanarak yaptırıma bağlanmıştır. Bu itibarla, cevap ve düzeltme hakkına ilişkin olup hukuki ve cezai sorumluluk doğuracak nitelikteki tebliğlerin mutlaka sorumlu müdürün şahsına bizzat yapılması gereklidir. Kuşkusuz, hukuksal sonuç doğuracak işlemlerin muhatabı kim ise buna ilişkin tebliğin de işlemin muhatabına yapılması gereği, hukukun temel bir ilkesidir. Aksi durum, örneğin tüzel kişiliğe yapılacak bir tebliğ işlemi, sorumlu yazı işleri müdürünün cezai mesuliyetini doğurmamalıdır.

Yargıtay 7. Ceza Dairesi de yerleşik içtihatlarında tebligatın sorumlu müdür yerine sadece yazı işleri müdürüne yollanması ve cevabın yayınlanmaması durumunda cezai sorumluluğun doğmayacağını kabul etmiştir (7. Ceza Dairesi, 25.02.1994, 1994/592-1450). Doktrinde de dönemsel yayının birden fazla sorumlu müdürü varsa, bu yükümlülüğün cevaba konu olan yazı veya resmin yer aldığı kısmın sorumlu müdürüne ait olacağı ifade edilmektedir. Öte yandan sorumlu müdürün cezai sorumluluğu “kanundan doğan sorumluluk” niteliğinde olduğundan (Erman, Sahir/ Özek, Çetin: Açıklamalı Basın Kanunu ve İlgili Mevzuat: … 2000, s. 128-129); bu sorumluluğun doğması için sorumlu müdürün bizzat şahsına yapılacak bir tebliğin gerekli olduğu da kuşkusuzdur.
Açıklanan sebeplerle Basın Kanunu’nun söz edilen hükümleri karşısında cevap ve düzeltme hakkının kullanılmasına ilişkin hukuksal sonuç doğuracak nitelikteki tebligatların bizzat sorumlu yazı işleri müdürüne yapılması gereklidir. Nitekim somut olayda da sorumlu müdür …. adına tebligatın çıkarıldığı anlaşılmaktadır.

Somut uyuşmazlıkta belirtilen şekildeki tebligatın kime ve ne surette yapıldığına baktığımızda, tebliğ evrakında; “muhatabın adreste daimi işçisi aşağıda ismi ve imzası bulunan ….isimli çalışan imzasına tebliğ edilmiştir” şeklinde bir ibarenin bulunduğu görülmektedir. Bu şekilde yapılan bir tebliğin hukuken geçerliliğinin de tartışılması gereklidir. …, Tebligat Kanunu anlamında “belli bir yerde veya evde meslek ve sanat icra eden kişi” statüsündedir. Bu konumdaki bir kişiye yapılacak tebligat ise Kanun’un 17. maddesi hükümlerine göre gerçekleştirilecektir. Söz edilen maddeye göre ise; “Belli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde tebliğ aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine, meslek veya sanatını evinde icra edenlerin memur ve müstahdemlerinden biri bulunmadığı takdirde aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır.”
Tebligat Kanunu’nun 17. maddesine göre, tebliğ adresinde öncelikle muhatap aranacak; o bulunamadığı takdirde ve bu husus evraka derç edildikten sonra- tebliğ aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine yapılabilecektir.

Somut uyuşmazlıkta muhatap sorumlu müdürün meslek ve sanat icra ettiği yerde yapılmak üzere çıkarılan tebliğin yapıldığı kişinin “aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden biri” olup olmadığı tebliğ evrakından anlaşılamamaktadır. Tebliğ yapılan işyeri adresinin yüzlerce kişinin çalıştığı tahmin edilen bir gazete merkez binası olduğu gözetildiğinde “….” isimli çalışanın muhatabın özel iletişim asistanı mı; başka bir yöneticinin asistanı mı; gazetenin başka bir birimindeki görevli mi; gazetenin geçici temizlik veya güvenlik personeli mi olduğu anlaşılamamaktadır. Dolayısıyla Kanun’un 17. maddesinin aradığı anlamda “muhatabın aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birisi” olup olmadığı bu evraktan belirlenememektedir.

Yargıtay kararlarında Kanun’un 17. maddesine göre yapılacak tebligatlarda, tebliğ yapılan çalışanın “muhatabın daimi işçisi” olması gerektiğine önemle vurgu yapılmaktadır. Kısacası Yargıtay kararlarında tebliğ yapılacak şahsın muhataba doğrudan bağlı çalışan daimi işçi olması gerektiği; bu bağlamda sigortalı çalışmanın da “daimi çalışma” anlamında şart koşulduğu görülmektedir.
Yargıtay bir kararında “…gösterilen adresin davalının çalıştığı işyeri adresi olduğu, tebligatı davalı adına alan şahsın, davalının daimi memur veya müstahdemi olmayıp, davalıyla aynı işyerinde birlikte çalışan diğer bir işçi olduğu anlaşılmaktadır. Muhatabın adresine çıkarılan tebligatın, arananın kolayca bulunması mümkün olmayan yerlerden ise, tebliğin yapılmasını o yeri idare eden veya muhatabın bulunduğu kısmın amiri temin etmesi, bunlar tarafından muhatabın derhal buldurulması veya tebliğin temini mümkün olmazsa tebliğin kendilerine yapılması icap eder (Teb. K. md. 18).” (Yargıtay 2. HD. 9.7.2012, 2012/1416, 19282). Gerçekten somut olay bu örneğe birebir uymaktadır. Davalının çalıştığı işyeri adresinde davalı bulunamamıştır. Bu adres, bir gazetenin yönetim merkezi gibi yüzlerce kişinin çalıştığı, arananın kolayca bulunması mümkün olmayan yerlerdendir. Bu durumda, tebliğin yapılmasını o yeri idare eden veya muhatabın bulunduğu kısmın amirinin gerçekleştirmesi; bunlar tarafından muhatabın derhal buldurulması veya tebliğin temini mümkün olmazsa tebliğin kendilerine yapılması gerekmektedir. Oysa uyuşmazlık konusu olayda bunlardan hiçbiri yerine getirilmeksizin tebliğ doğrudan “…” isimli çalışana yapılmıştır. Dolayısıyla yapılan tebligat, Kanunun 17. ve 18. maddesi hükümlerinden hiçbirine uygun değildir. Bu itibarla söz edilen tebligat, teslim ve bilgilendirme fonksiyonlarını yerine getirmemiştir. Cevap ve düzeltme hakkının kullanılmasına dair bir talebin de ancak usule uygun hukuken sonuç doğurmaya elverişli bir tebligat ile yapılması gereklidir.
Açıklanan sebeplerle, sorumlu müdüre yapılan tebliğin usulsüz olması nedeniyle Basın Kanunu’nun 14. maddesine göre cevap ve düzeltme hakkının kullanılması talebinde bulunma için kanuni şartlar oluşmamıştır.

Yine, Düzeltme ve cevap hakkını düzenleyen 5187 sayılı Basın Kanu'nun 14. maddesi, kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması halinde bu hakkın kullanılabileceğini düzenlemiştir. …l ise yayımlanmasını istediği düzeltme ve cavap metninde … Gazetesinin 03/07/2014 tarihli nüshasında “Tutun Şu Savcıyı”, 04/07/2014 tarihli nüshasında “Evlerini Basın” ve 05/07/2014 tarihli nüshasında “Yanlışlıkla Basacakmış” başlığı altında yayımlanan haber içeriklerinin aleyhine, asılsız ve gerçeğe aykırı olduğunu belirtmiştir.
Oysa ki; … Gazetesinde yayımlanan haber içeriklerinde belirtilen olay nedeniyle, tekzip talep eden … hakkında, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel Sekreterliği'nin 18/11/2015 gün ve 43862 sayılı soruşturma izni üzerine, … Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 16/12/2015 tarih ve 2015/12200 sayılı 2015/6 nolu fezleke ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanu'nun 89. maddesi uyarınca kovuşturmaya geçilmesi ve disiplin cezası uygulanması istemiyle fezleke düzenlendiği anlaşılmıştır.

Yine, … Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/46627 soruşturma sayılı dosyasında,, … hakında FETÖ/PDY üyesi olma suçundan yapılan soruşturma sonucunda, … 5. Sulh Ceza Hakimliğinin 18/07/2016 tarih ve 2016/463 sorgu nosu ile … FETÖ/PDY üyesi olma suçundan TCK'nun 314/2 maddesi gereğince tutuklanmış olup, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu İkinci Dairesinin 16/07/2016 tarih ve 2016/4 Tedbir Esas, 2016/345 Karar sayılı kararıyla görevden uzaklaştırılmasına karar verildiği anlaşılmıştır.

Yukarıda açılanlarla birlikte, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13/02/2007 tarihli ve 2007/7-28 esas, 2007/34 sayılı kararında yer alan, “Demokratik toplumlar, temel hak ve özgürlüklere dayanan toplumlardır. Bu tür toplumlarda Devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaati açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli yollarından birisi de basındır. Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında halkı objektif ve gerekçeleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Temelini Anayasanın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasasının 3. maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada “küçültücü” sözlerin kullanılmaması gerekir. … Yargılama konusu haber ve yorum metnindeki eleştiri ve değer yargılarının bir kısmı sert ve çarpıcı bir üslupla dile getirilmiştir. Yerleşmiş yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere esasen, eleştirinin sert bir üslûpla gerçekleştirilmesi, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin amacına, psikolojisine, eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgudur. Ancak kabul edilmelidir ki, basın özgürlüğü, belli ölçülerde abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerir. Gazetecilerin yazılarında kullandıkları deyimler “polemik” niteliğinde olsa da, nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bu ifadeler asılsız kişisel saldırı olarak görülemez.” şeklindeki açıklamalar dikkate alındığında, tekzibe konu yazıların haber değeri ile ilgili olarak, denetime olanak verecek şekilde mahkeme kararında somut bir gerekçe bulunmadığı nazara alındığında, itirazın kabulü yerine, yazılı şekilde reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı görülmüştür.

SONUÇ VE İSTEM :
Dairenizin, 10/03/2016 gün ve 2015/10679 Esas – 2016/8087 sayılı kanun yararına bozma istemlerinin REDDİNE dair kararının kaldırılması,
… 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 01/10/2014 gün ve 2014/1496 değişik iş sayılı hükmüne yönelik “KANUN YARARINA BOZMA TALEBİNİN KABULÜNE” karar verilmesi,
İtirazın, Dairece, yerinde görülmemesi halinde ise de, dosyanın, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na gönderilmesi, İtirazen arz ve talep olunur.” isteminde bulunulması üzerine dosya Dairemize gönderilmekle, incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR:

1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 01/09/2016 tarih ve 2015/312538 sayılı itiraz istemi yerinde görülmüş olduğundan 6352 sayılı Kanun ile değişik CMK'nın 308/3. maddesi gözetilerek (1) numaralı sebep yönünden oy çokluğuyla, (2) numaralı sebep yönünden ise oybirliğiyle itirazın kabulüne,

2-Dairemizin 10/03/2016 tarih ve 2015/10679 Esas 2016/8087 sayılı Kanun yararına bozma isteminin reddine dair kararın kaldırılarak yeniden yapılan incelemede;

I-İtiraza konu bozma isteminin (1) nolu nedeni yönünden yapılan değerlendirmede;
Bilindiği üzere, cevap ve düzeltme hakkına 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 14. maddesinde yer verilmiştir. Bu hükme göre, sorumlu müdür kendisine sunulan düzeltme ve cevap yazısını; günlük süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren en geç üç gün içinde, diğer süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren üç günden sonraki ilk nüshada, ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır. Belirtilen hükümde yer verilen “…sorumlu müdür…yazıyı aldığı tarihten itibaren” kuralından, cevap ve düzeltme yazısının sorumlu müdüre bizzat tebliğinin gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. Gerçekten, düzeltme ve cevabın yayınlanmasına ilişkin süreçten bizzat “sorumlu müdür” mesul olup; bu süreçteki yükümlülüklere uymama Kanun’un 18. maddesinde suç olarak tanımlanarak yaptırıma bağlanmıştır. Bu itibarla, cevap ve düzeltme hakkına ilişkin olup hukuki ve cezai sorumluluk doğuracak nitelikteki tebliğlerin mutlaka sorumlu müdürün şahsına bizzat yapılması gereklidir. Kuşkusuz, hukuksal sonuç doğuracak işlemlerin muhatabı kim ise buna ilişkin tebliğin de işlemin muhatabına (sorumlusuna) yapılması gereği, hukukun temel bir ilkesidir. Aksi durum, örneğin tüzel kişiliğe yapılacak bir tebliğ işlemi, sorumlu yazı işleri müdürünün cezai mesuliyetini doğurmamalıdır.
Yargıtay 7. Ceza Dairesi de yerleşik içtihatlarında tebligatın sorumlu müdür yerine sadece yazı işleri müdürüne yollanması ve cevabın yayınlanmaması durumunda cezai sorumluluğun doğmayacağını kabul etmiştir (7. Ceza Dairesi, 25.02.1994, 1994/592-1450). Doktrinde de dönemsel yayının birden fazla sorumlu müdürü varsa, bu yükümlülüğün cevaba konu olan yazı veya resmin yer aldığı kısmın sorumlu müdürüne ait olacağı ifade edilmektedir (İçel, Kayıhan/ Ünver, Yener: Kitle İletişim Hukuku, 8. Bası, … 2009, s. 204). Öte yandan sorumlu müdürün cezai sorumluluğu “kanundan doğan sorumluluk” niteliğinde olduğundan (Erman, Sahir/ Özek, Çetin: Açıklamalı Basın Kanunu ve İlgili Mevzuat: … 2000, s. 128-129); bu sorumluluğun doğması için sorumlu müdürün bizzat şahsına yapılacak bir tebliğin gerekli olduğu da kuşkusuzdur.

Açıklanan sebeplerle Basın Kanunu’nun söz edilen hükümleri karşısında cevap ve düzeltme hakkının kullanılmasına ilişkin hukuksal sonuç doğuracak nitelikteki tebligatların bizzat sorumlu yazı işleri müdürüne yapılması gereklidir. Nitekim somut olayda da sorumlu müdür … adına tebligatın çıkarıldığı anlaşılmaktadır.

Somut uyuşmazlıkta belirtilen şekildeki tebligatın kime ve ne surette yapıldığına baktığımızda, tebliğ evrakında; “daimi işçisi …l” şeklinde bir ibarenin bulunduğu görülmektedir. Bu şekilde yapılan bir tebliğin hukuken geçerliliğinin de tartışılması gereklidir. …, Tebligat Kanunu anlamında “belli bir yerde veya evde meslek ve sanat icra eden kişi” statüsündedir. Bu konumdaki bir kişiye yapılacak tebligat ise Kanun’un 17. maddesi hükümlerine göre gerçekleştirilecektir. Söz edilen maddeye göre ise; “Belli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde tebliğ aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine, meslek veya sanatını evinde icra edenlerin memur ve müstahdemlerinden biri bulunmadığı takdirde aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır.”

Tebligat Kanunu’nun 17. maddesine göre, tebliğ adresinde öncelikle muhatap aranacak; o bulunamadığı takdirde ve bu husus evraka derç edildikten sonra tebliğ aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine yapılabilecektir.

Somut uyuşmazlıkta muhatap sorumlu müdürün meslek ve sanat icra ettiği yerde yapılmak üzere çıkarılan tebliğin yapıldığı kişinin “aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden biri” olup olmadığı tebliğ evrakından anlaşılamamaktadır. Tebliğ yapılan işyeri adresinin yüzlerce kişinin çalıştığı tahmin edilen bir gazete merkez binası olduğu gözetildiğinde “..” isimli çalışanın muhatabın özel iletişim asistanı mı; başka bir yöneticinin asistanı mı; gazetenin başka bir birimindeki görevli mi; gazetenin geçici temizlik veya güvenlik personeli mi olduğu anlaşılamamaktadır. Dolayısıyla Kanun’un 17. maddesinin aradığı anlamda “muhatabın aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birisi” olup olmadığı bu evraktan belirlenememektedir, belgelendirilememektedir.
Yargıtay kararlarında Kanun’un 17. maddesine göre yapılacak tebligatlarda, tebliğ yapılan çalışanın “muhatabın daimi işçisi” olması gerektiğine önemle vurgu yapılmaktadır. Nitekim bir içtihatta “…daimi işçi ibaresi altında tebligat yapılan (H)’nin 160 bağımsız bölümden oluşan işhanında işçi olarak kooperatif tarafından çalıştırıldığı … anlaşılmış olup, böylece muhatabın işçisi olmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda duruşma davetiyesinin tebliği usulsüz olup …” (12. Hukuk Dairesi, 18.01.2002, 2001/22014, 2002/683). Yine bir başka kararda “sigortasız işçi çalıştırılabileceğinden bahisle adıgeçenin memur ve müstahdem kategorisinde kabulü mümkün görülmemiştir…” şeklinde içtihat edilmiştir (12. HD. 21.12.2004, 2004/22296, 26429). Kısacası Yargıtay kararlarında tebliğ yapılacak şahsın muhataba doğrudan bağlı çalışan daimi işçi olması gerektiği; bu bağlamda sigortalı çalışmanın da “daimi çalışma” anlamında şart koşulduğu görülmektedir.

Yargıtay başka bir kararında “…gösterilen adresin davalının çalıştığı işyeri adresi olduğu, tebligatı davalı adına alan şahsın, davalının daimi memur veya müstahdemi olmayıp, davalıyla aynı işyerinde birlikte çalışan diğer bir işçi olduğu anlaşılmaktadır. Muhatabın adresine çıkarılan tebligatın, arananın kolayca bulunması mümkün olmayan yerlerden ise, tebliğin yapılmasını o yeri idare eden veya muhatabın bulunduğu kısmın amiri temin etmesi, bunlar tarafından muhatabın derhal buldurulması veya tebliğin temini mümkün olmazsa tebliğin kendilerine yapılması icap eder (Teb. K. md. 18).” (Yargıtay 2. HD. 9.7.2012, 2012/1416, 19282). Gerçekten somut olay bu örneğe birebir uymaktadır. Davalının çalıştığı işyeri adresinde davalı bulunamamıştır. Bu adres, bir gazetenin yönetim merkezi gibi yüzlerce kişinin çalıştığı, arananın kolayca bulunması mümkün olmayan yerlerdendir. Bu durumda, tebliğin yapılmasını o yeri idare eden veya muhatabın bulunduğu kısmın amirinin gerçekleştirmesi; bunlar tarafından muhatabın derhal buldurulması veya tebliğin temini mümkün olmazsa tebliğin kendilerine yapılması gerekmektedir. Oysa uyuşmazlık konusu olayda bunlardan hiçbiri yerine getirilmeksizin tebliğ doğrudan “…l” isimli çalışana yapılmıştır. Dolayısıyla yapılan tebligat, Kanunun 17. ve 18. maddesi hükümlerinden hiçbirine uygun değildir. Bu itibarla söz edilen tebligat, teslim ve bilgilendirme fonksiyonlarını (Muşul, Timuçin: Tebligat Hukuku, 5. Baskı, … 2013, s. 43) yerine getirmemiştir. Cevap ve düzeltme hakkının kullanılmasına dair bir talebin de ancak usule uygun hukuken sonuç doğurmaya elverişli bir tebligat ile yapılması gereklidir.

Bu itibarla, sorumlu müdüre yapılan tebliğin usulsüz olması nedeniyle Basın Kanunu’nun 14. maddesine göre cevap ve düzeltme hakkının kullanılması talebinde bulunma için kanuni şartlar oluşmaması karşısında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, BOZULMASINA,

II-İtiraza konu bozma isteminin (2) nolu nedeni yönünden yapılan değerlendirmede;
Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır.

Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince;

Kanun yararına bozma istemine konu somut olayda …’nin 03/07/2014 tarihli nüshasının 1. ve 12. sayfalarında, “‘Tutun Şu Savcıyı” manşetiyle, 04/07/2014 tarihli nüshasının 1. ve 16. sayfalarında “Evlerini Basın” başlığıyla ve 05/07/2014 tarihli nüshasının 1. ve 11. sayfalarında “Yanlışlıkla Basacakmış” manşetiyle yayımlanan yazı içerikleri ve yazıya konu haber nedeniyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca C. Savcısı … hakkında disiplin soruşturması başlatılması karşısında, haberin güncel ve gerçek olması, kamuoyunun ilgisini konu üzerine dikkat çekerek ilgililer hakkında denetim görevini üstlenmesi, haberin açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması ve mağdur hakkında haber içereğinde küçültücü ifadelere yer verilmediği gibi okuyucuya mağdurun hukuki yararının ihlal edildiği izlenimi de uyandırmadığı anlaşılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, … 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 01/10/2014 tarihli ve 2014/1496 değişik iş sayılı kararının CMK’ nın 309/4-d maddesi uyarınca BOZULMASINA, cevap ve düzeltme yazısının yayımlanmamasına, 29/12/2016 tarihinde (1) numaralı itiraz nedeni yönünden oyçokluğu, (2) numaralı neden yönünden oybirliğiyle karar verildi.

KARŞI OY

İtiraza konu tekzip kararının ilgili gazetenin sorumlu müdürü …'a tebliğ edilmesinde tebligat kanununa bir aykırılık bulunmadığından, bir numaralı bozma isteğinin kabulüne ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyoruz. 29/12/2016